Ali Baturay

 

Ölümden korkar mısınız?

23 October 2013, Wednesday    Yorum Yaz   Yazdır  

    

Ne zaman ki bir ölüm olayı olur, yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybederiz, geriye dönüp yaşadıklarımıza bakmak ihtiyacı hissederiz.
Geriye baktığımızda da yaşamın çok kısa, ölümün ise hep yakınımızda olduğu gerçeğini algılarız.
Bu kısacak ömürde, boş yere kırgınlıklar, kıskançlıklar, kavgalar, sinirli haller geçirdiğimize kanaat getirip, “değmezmiş” deriz.
Ölümü aklınıza getirdiğinizde bazı şeyler boş ve gereksiz gibi geliyor bize ama aslında normal olan o “boş” dediğimiz insanlık hallerini yaşamamızdır.
Yani sinirlenmelerimiz, kalp kırıklıklarımız, hüzünlerimiz, hırslarımız, kavgalarımız, küskünlüklerimiz, kıskançlıklarımız, hatta yalanlarımız, iftiralarımız, aldatmalarımız, hepsi de insanlık hallerimiz...
İnsan var olalı beri bunlar da var. Elbette bunları dengeleyebilmek en iyisi ama bu herkes için kolay da değildir.
Bir gün ölecek diye insanlardan tek tip olmalarını, duygularını saklı tutmalarını, tepki vermemelerini beklemek de haksızlık olur.
O nedenle cenaze törenlerinde sıkça söylediğimiz “hiçbir şeye değmez” sözü de biraz tam da laf olsun diye, o hüzünlü ortamda konuşacak söz bulamamak ya da bir konuşmaya zemin hazırlamaktan öte anlam taşımıyor.
Ölümün nefesi hep ensemizde ama ne zaman geleceği hiç belli değil, oturup onu bekleyemeyiz.
Öleceğimizi hiç aklımızdan çıkarmadan ama hiç ölmeyecek gibi yaşamayı başarmak elbette en güzeli ama kolay da değil.
Gençlik yıllarımda ölümden hiç korkmazdım, “ne zaman gelirse o zaman gelsin, durup da onun korkusunu çekecek değilim” derdim.
90’lı yılların ikinci yarısında Yenidüzen’de çalışırken, gazete yöneticileri ve çalışanlarına ölüm tehditleri gelmişti.
Bir gece pencereden atılan bir ölüm tehdidi mektubu buz gibi hava estirmişti gazetede, hemen ardından da gazetenin yazarlarından Kutlu Adalı Abimiz’in öldürülmesi, korku dozajını artırmıştı.
İnanın hiç korkmamıştım, yalnızca Kutlu Abi öldüğü için derin bir üzüntü yaşamıştım, hepsi o kadar.
Vesveseli bir arkadaşımız olan sevgili Sami Özuslu, bu olaylar nedeniyle emniyet tedbirlerinden söz ederken benim rahatlığımdan rahtsız olur, bunu da “geniş yürekliliğime” bağlardı. Sami, “Tehditler karşısında bir senin bir de polisin gailesizliği gerçekten rahatsız edici” derdi bana.
Annem günlerce gözyaşı dökmüştü, “Bırak bu gazeteyi, bırak bu mesleği” diye...
Hem Sami’ye hem de anneciğime şunu diyordum: “Bizi birisi öldürmeye karar verirse, kafasına koyarsa mutlaka öldürür. Biz korkup kaçmakla, saklanmakla, bunu önleyemeyiz. Durup da onun marazını çekecek değilim.”
İki farklı trafik kazasında bir halamın bir de teyzemin oğlu öldü, kazalarda iki yeğenimi kaybettim; bu olaylarda hem halamı hem de teyzemi gözlemledim ve kanaat getirdim ki evlat acısı çekmek gerçekten çok zor.
Bu kazalardan sonra, biraz fikrim değişmişti; artık korktuğumdan değil ama anneciğim benzer acıları çekmesin diye ondan önce ölmek istemiyordum.
Evlenince ve çocuklarım olunca iyice ölümden korkmaya başladım; kendim için değil, bana ihtiyacı olan eşim ve çocuklarımı zorda bırakmamak için...
Hem duygusal olarak hem de hayata hazırlanmalarına yardımcı olmak için yaşamak, sağlıklı olmak zorundayım, artık ölüm beni korkutuyor... Ölüm bana soracak değil biliyorum ama ben hazır değilim henüz...
Suna Atun’un cenaze töreninde, imamın bana çok az ulaşan belli belirsiz sesini duymaya çabalamaktan vazgeçip bunları düşünmeye başladım.
Tuhaf şeyler mi düşündüm, bilmiyorum ama bunlar geçti, aklımdan nedense...
Suna Ablam... Onun için yazacak çok şey var ama kısa keseceğim.
Beni oğlu gibi seven ve hep bir anne şefkatiyle yaklaşan yeğenim, özel insan Suna Atun, son halini görmeme izin vermedi. Onu acı çekerken değil de hep o huzur veren gülümsemesiyle hatırlamamı istedi. O kadar iyi kalpli ve düşünceliydi ki ölürken bile dostlarında olumsuz anlamda derin izler, etkiler bırakmak istemedi.
Cenaze töreninden ayrılırken, sevdiklerimi kaybettiğimde yaşadığım duyguyu yaşıyordum yine; sanki içimden bir şeyler kopup havaya karışıyordu. İçimdeki boşluk, beni nefessiz bırakıyor, derin nefes alma hissi yaratıyordu sanki.
Sevdiklerimizin cansız bedenini toprağa bırakıp, evlerimize dönünce “hayat devam ediyor” gerçeğiyle yüzleşiyoruz, tabii bir de son zamanlarda artışı karşısında çaresiz kaldığımız kanserin tehdidini hissediyoruz iliklerimize kadar.
Devlet ve hükümet erkanı cenaze törenlerine tam kadro katılmakla değil de kanserin nedenlerine ve önlemenin yollarına odaklansalar daha iyi olur diye düşünüyorum.

Yazarın Tüm Yazıları
Devletseniz Koordinasyon Ofisi’ne ihtiyacınız olamaz 
Hükümetin en büyük derdi Kıbrıs sorunu 
Toplumu hazırcılığa alıştırmayın 
Bir insanın “sahibi” olabilir mi? 
Eğitim sendikalarının can yakıcı sözleri 
Çözüm istemenin yeni adı ‘saplantı’ mı oldu? 
Hataların bedelini niye halk ödesin? 
İnsan odaklı düşünememek 
İlla ki kara gözlükleri takmaya gerek yok 
Bir de böyle bakın dünyaya 
Akıntıya kapıldık gidiyoruz 
Markulli’nin özrü 
Her şeyi erken unuttukça daha başımıza çok iş gelecek 
Günah keçileri 
Kavuşmakla kaybetmek aynı kefeye sığar mı? 
“Af”, eşitsizlik demektir 
Kıbrıs’ta FETÖ’cü ve darbe yanlısı gazeteci yoktur 
Masada kavga, demeç savaşı ne kazandırdı ki bize bugüne kadar? 
İki belediye: Hangisi eleştirilmeli? 
Yatırımcılar bu ülkeyi araştırmadan gelmiş olamaz 
Merdiveni arızalı itfaiye aracı 
Belediyelerde batmış sistemin üzerine bina kurulamaz 
Hayatımızın her döneminde ispiyoncular olmuştur 
Bir ihale süreci ve ilkesizlik   
Mitingin zaman ve mekanının kaydığı an 
Demokrasinin “düşünce ve ifade hürriyeti” bölümcüğünü kullanabilir miyim? 
Çevre Koruma Dairesi ne işe yarar? 
Polis 
Her şeyi kabullenirsek, ne değişir ki? 
 “Biz ve diğerleri” değil “hepimiz” olsun 
Sanki ortaya bir şey çıktı da tuttu UBP’yi gaile 
Sözünüzü tutun, yasayı boş verin 
Yasaya uyacaklarına, illa ki yasa onlara uyacak 
Amerikalıların raporundan mı öğrendik bunları? 
Yine Sayıştay 
 “Nefret” ve “intikam” mutluluk getirmez 
Bilgi akışı sağlayan bir makam olmalı   
Dönelim bakalım bizim mahalleye... 
İlla ki Kıbrıs’ı da darbe girişimiyle ilişkilendirecekler 
Bakalım OHAL neler getirecek? 
İnsanlığın sakıncalı halleri 
İdam tehlikeli bir oyuncaktır 
Demokrasinin gerçek anlamda kazanması için 
Ne kısık demokrasi olsun ne de askeri rejim 
“Yok olmak istemiyorum” demek ırkçılık değil 
Türkiye’deki Suriyelilere tepki size neyi hatırlatıyor? 
Ölenler ve yaşayan ölüler 
Kamu zor ıslah edilir 
Her şey okurlarımız için 
8 Mart... Kadın Sığınma Evi... Samimiyetsizlik 
Mehmet Ali Akpınar’ın verdiği dersler 
 “Vermem” diyenler, Güzelyurt için ne yaptı? 
50 bin Sterlinlik otomobilin penceresinden çöp fırlatmak 
Geçmişe özlem 
Başkalarının dertleri bizi niye mutlu etsin ki? 
Üniversite enflasyonu fayda getirir mi? 
Koşan adam ile motosiklet kullanan adamın farkı 
Sayıştay 
Lanet olsun o bavulların yerine gitmesini engelleyenlere 
Eğitimde hazırcılığa alıştırma çok tehlikeli 
Korktuğumuz başımıza geldi 
Bir avantaj kazandırıyorsa, benim de Erdoğan’la fotoğrafım var 
Irkçılığa tedbir alınmalı, misillemeye fırsat verilmemeli 
Çözüm olacakmış! 
Yardım etmek iyidir ama... 
Politikacılar sizi şaşırtıyor mu? 
“TAK’ta sansür” meselesi 
Ayinlerden niye rahatsız olalım ki? 
Beynimize kazılanları hafife almayın 
“İşe gelmeyenle”, “gelip de iş yapmayan” ya da “iş beceremeyen” arasında ne fark var? 
Müthiş bir tekrar duygusu 
Saklı gerçekler 
Milletvekilinin bedeli 
Çıldırtan dağınıklık 
Aman eleştirme yıpratırsın! 
Yasalar karşısında herkes eşitse 
Anahtarı çoktan kaptırdık 
İstifa ve özür çok kıymetlidir 
Referandumdan neden “hayır” çıktı 
Hiçbiri başarılı değil 
Hep birlikte batmak için uğraşıyorlar 
Gazeteci: Söküğünü dikmekten aciz terzi gibi 
İğrençliğin cazibesi! 
Hak ederek bir yere gelebilmek 
Yasa yapmak, uygulamak ya da uygulamamak 
Ceza baskısıyla gazetecilik yapılamaz 
Ölümden korkar mısınız? 
denemem